Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn.
Daha önce bir Müslüman kadının kendi nefsine karşı bazı sorumlulukları olduğunu söylemiştik. Kitabımızda bedenine karşı sorumlulukları anlatılıyordu. Bunlardan biri de kılık kıyafetine, temizliğine ve dış görünüşüne dikkat etmesidir.
Aslında bu mesele yalnızca Müslüman kadın için değil, Müslüman erkek için de geçerlidir. İnsanın bedeninin kendi üzerindeki haklarından biri, kılık kıyafetinin düzgün, ölçülü ve güzel olmasına dikkat etmesidir.
Bu konuyla ilgili A'râf suresinde Allah Azze ve Celle'nin indirmiş olduğu bir ayet-i kerime var. Fakat ayete geçmeden önce kitapla ilgili bir noktaya değinmek istiyorum.
Biliyorsunuz, daha önceki derslerimizde de konuşmuştuk. Bir yazı yazarken veya bir ders anlatırken yapılan hatalardan biri, asli delilleri görmezden gelip ikincil delillere yönelmektir. Buna bir telif kusuru diyebiliriz. Bir konu hakkında birincil derecede, daha sağlam ve doğrudan deliller bulunuyorsa önce bunlara bakmamız gerekir.
Bazen konuyla ilgili en temel delilleri görmüyoruz da daha az bilinen kaynaklardan aktarımlar yapıyoruz. Bu, yazı yazarken de konuşma yaparken de dikkat etmemiz gereken bir husustur.
Kitabımızın bu bölümünde de buna benzer bir durum var. Yazar, kılık kıyafetin güzel olmasıyla ilgili delil olarak İmam Kurtubî'nin tefsirinde aktardığı bir rivayeti öne çıkarıyor. Bu rivayette tâbiînden Mekhûl'ün aktardığı bir bilgi üzerinden konu anlatılıyor. Fakat ben önce bu meseleyle ilgili daha güçlü, birincil dereceden delilleri ele almak istiyorum. Ardından kitabımızdaki rivayetlere döneriz.
A'râf Suresi'nde Elbisenin İki Temel İşlevi
Allah Azze ve Celle, A'râf suresinde şöyle buyuruyor:
“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek elbise ve süsleneceğiniz giysi indirdik...” (A'râf, 7/26)
Burada dikkatimizi çeken bir ifade var: Allah, “Size elbise yarattık” demiyor; “Elbise indirdik” buyuruyor.
Biliyorsunuz, Kur'an-ı Kerim'de Allah Azze ve Celle bazı nimetlerden bahsederken “indirdik” ifadesini kullanıyor. Mesela demiri indirdiğini, elbiseyi indirdiğini ifade ediyor. Bunun hikmetlerinden biri, insanın muhtaç olduğu nimetlerin Allah'ın katından gelmesidir. Rızıklarımız ve bize vaat edilen nimetler Allah'ın takdiriyle bize ulaşıyor. Dolayısıyla bunların indirilmesi, Allah'ın kullarına yönelik bir lütuf ve iyilik olarak düşünülebilir.
Ayetin devamında elbisenin iki işlevi ortaya çıkıyor.
Birincisi, avret yerlerini örtmesidir. Her insanın bedeninde başkalarının görmesini istemediği, örtülmesi gereken yerler vardır. Biz bunlara avret diyoruz. Elbise, öncelikle bu yerleri örter.
İkincisi ise süslenmektir. Ayette geçen “rîş” kelimesi burada dikkat çekicidir.
Arapçada bu kelime, bir şeyin dış görünüşünü güzelleştiren, ona estetik bir görünüm kazandıran unsurlar için de kullanılır. Mesela bir kuşu düşünün. Kuşun güzelliğini oluşturan şeylerden biri tüyleridir. Tüysüz bir kuşla tüyleri tamamlanmış, güzelleşmiş bir kuşu karşılaştırdığınızda aradaki farkı görürsünüz. Kuş, tüyleriyle güzel bir görünüm kazanır.
İşte elbise de insanın dış görünüşünü güzelleştiren bir unsurdur. Bir şeyin dışını güzelleştiriyor, onun görünümünü iyileştiriyorsanız Arapçada bu anlamla bağlantılı olarak “rîş” kelimesi kullanılabilir.
Demek ki elbisenin iki temel özelliği var: Birincisi avret yerlerini örtmek, ikincisi ise insanın süslenmesine ve güzel görünmesine imkân sağlamaktır.
Allah Azze ve Celle'nin elbiseyi yaratmasındaki hikmetlerden biri de insanın doğasında bulunan estetik duygusunu karşılamaktır.
Peki, insanın tabiatında neden güzelliğe ve estetiğe karşı bir eğilim var?
Çünkü insan güzelliği sever. Peygamber Efendimiz'in hadisinde de ifade edildiği üzere, “Allah güzeldir, güzelliği sever.”
İnsan, Allah'ın yarattığı güzelliklerden etkilenir. Güzel bir manzara gördüğünüzde bundan etkilenmeyen insan neredeyse yoktur. İnsan o manzaraya bakarken içinde farklı duygular hisseder. Bazen huzur bulur, bazen hayranlık duyar, bazen de Allah'ın yaratmasındaki güzelliği düşünür.
Bu, insanın tabiatında bulunan bir özelliktir. Allah Azze ve Celle de insanın bu yönünü karşılayacak nimetler yaratmıştır. Elbise de bunlardan biridir.
Dolayısıyla elbisenin güzel olması, insanın süslenmesi ve dış görünüşüne dikkat etmesi başlı başına kötü bir şey değildir. Bilakis, Allah'ın insanın yaratılışına yerleştirdiği bu estetik duygusunun meşru sınırlar içerisinde karşılanmasıdır.
Denizlerden Çıkarılan Süs Eşyaları da Birer Nimettir
Bu meseleyle ilgili bir başka ayet de Nahl suresindedir.
Allah Azze ve Celle, denizleri insanların hizmetine verdiğini bildiriyor. İnsanlar denizlerden taze et elde ederler. Bunun yanında denizlerden süs eşyaları da çıkarırlar.
Eskiden denizlerden elde edilen çeşitli malzemeler, takı ve süs eşyası yapımında kullanılıyordu. İnsanlar bunları takıyor, süsleniyor ve güzel görünmek için kullanıyordu.
Allah Azze ve Celle'nin bu nimetlerden söz etmesi de bizim için önemlidir. Demek ki denizlerde ve doğada bulunan bazı şeyler, insanların süslenmesine imkân sağlıyor. İnsanlar bunları kullanarak kendilerine takılar yapabiliyor ve dış görünüşlerini güzelleştirebiliyorlar.
Bunlar da Allah'ın insanlara sunduğu nimetler arasındadır.
Peygamber Efendimiz'in Güzel Giyinmeye Bakışı
Şimdi kitabımızda bulunmayan, fakat bu konuyla doğrudan ilgili olan bir hadisi zikretmek istiyorum. Bu hadis, İmam Buhârî ve İmam Müslim tarafından rivayet edilmiştir.
Bir gün Ömer radıyallahu anh, mescitten çıkarken mescidin kapısında satılan kıyafetleri görür. İpekten yapılmış bir cübbeyi göstererek Peygamber Efendimiz'e şöyle der:
“Ey Allah'ın Resulü! Keşke şu elbiseyi alsan. Heyetler geldiğinde ve cuma günü namaza çıktığında bunu giyersin.”
Peygamber Efendimiz cübbeye bakar ve Ömer radıyallahu anh'a, dünyada ahirette bir nasibi olmayan kimselerin böyle bir elbise giyebileceğini ifade eder. Buradaki mesele, söz konusu elbisenin ipekten yapılmış olmasıdır.
İslam âlimleri bu hadisi, güzel giyinmenin ve toplum içine çıkarken kişinin dış görünüşüne dikkat etmesinin meşruiyetine dair deliller arasında değerlendirmişlerdir.
Burada önemli olan nokta şu: Ömer radıyallahu anh'ın asıl düşüncesi, Peygamber Efendimiz'in heyetleri karşılarken ve cuma namazına çıkarken güzel giyinmesidir. Peygamber Efendimiz bu düşünceye itiraz etmiyor. “Ne gerek var, neden süsleneceksin, neden güzel giyineceksin?” demiyor. İpek elbisenin kendisi için uygun olmadığını bildiriyor.
Dolayısıyla güzel giyinmenin, misafir karşılamanın veya toplum içine çıkarken dış görünüşe dikkat etmenin yanlış olduğunu söylemiyor.
Buradan anlıyoruz ki insanın toplum içine çıkarken, misafirlerini karşılarken veya önemli bir ortamda bulunurken normalden daha özenli giyinmesi İslam'ın izin verdiği bir davranıştır. Elbette bu, diğer dinî ölçülere uygun olmak şartıyla böyledir.
Güzel Giyinmek Kibir midir?
Daha önce kibirle ilgili bir hadis üzerinde de durmuştuk. Hatırlarsanız, Peygamber Efendimiz kalbinde zerre kadar kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini ifade ettiğinde sahabelerden biri şöyle soruyor:
“Ey Allah'ın Resulü! İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını istiyor. Bu da kibir midir?”
Bu soru aslında önemli bir yanılgıyı ortaya koyuyor. İnsanlar bazen güzel giyinmekle kibir arasında doğrudan bir ilişki kurabiliyorlar. Oysa Peygamber Efendimiz bu soruya şöyle cevap veriyor:
“Allah güzeldir, güzelliği sever.”
Demek ki bir insanın ayakkabısının güzel olması, elbisesinin güzel olması veya dış görünüşüne özen göstermesi tek başına kibir değildir. Bunlar, güzellik ve estetikle ilgili meselelerdir.
Kibir başka bir şeydir. Güzel giyinmek başka bir şeydir. İnsanın kendisini başkalarından üstün görmesi, insanları küçümsemesi ve hakikati kabul etmekten kaçınmasıyla güzel bir elbise giymesi aynı şey değildir.
Peygamber Efendimiz de bu ayrımı açıkça ortaya koyuyor.
Yine hatırlarsanız, Allah'ın bir kula nimet verdiğinde o nimetin eserini onun üzerinde görmeyi sevdiğini bildiren bir hadis de okumuştuk.
Bir gün saçı başı dağınık bir adam Peygamber Efendimiz'in huzuruna geliyor. Efendimiz ona malı olup olmadığını soruyor. Adam, her türlü malının bulunduğunu söylüyor. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Allah'ın bir kula nimet verdiğinde o nimetin eserini onun üzerinde görmeyi sevdiğini bildiriyor.
Yani insanın malı varsa, imkânları elveriyorsa temizliğine, bakımına ve kıyafetine dikkat etmesi gerekir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonucu çıkarabiliriz: Güzel giyinmek ve kılık kıyafete dikkat etmek insanın tabiatında bulunan bir özelliktir. İslam da buna belirli ölçüler çerçevesinde izin vermiştir.
Peki, bu ölçüler nelerdir? İnsan ne kadar süslenebilir, hangi sınırlar içerisinde hareket etmelidir? Bunları zaten bir sonraki başlıkta, Allah'ın izniyle ele alacağız.
Şimdi kitabımızdaki örneklere dönelim.
Hz. Âişe'nin Sorusu ve Peygamber Efendimiz'in Cevabı
İmam Kurtubî'nin tefsirinde aktarılan bir olay var.
Peygamber Efendimiz bir grup insanın yanına çıkacaktır. İnsanlar kapıda kendisini beklemektedir. Efendimiz de yanlarına çıkmadan önce su alıp saçını ve sakalını düzeltir, temizlenir ve dış görünüşüne özen gösterir.
Hz. Âişe annemiz bunu görünce şöyle sorar:
“Sen de mi böyle yapıyorsun, ey Allah'ın Resulü?”
Hz. Âişe annemizin bu sorusu bize tarih boyunca tekrar eden bir yanılgıyı hatırlatıyor: Züht ile dağınıklığın aynı şey zannedilmesi.
Dünyaya meyletmemek başka bir şeydir; pasaklı, bakımsız ve dağınık olmak başka bir şeydir. İnsan bazen ahirete yönelmenin, dünyaya değer vermemenin veya zâhid bir hayat yaşamanın bakımsız olmak anlamına geldiğini düşünebiliyor. Hatta yamalı elbise giymeyi, temizliğe ve dış görünüşe dikkat etmemeyi züht zannedebiliyor.
Oysa bunlar birbirinden farklı meselelerdir.
Peygamber Efendimiz dünyaya gönül bağlamayan, ahireti önceleyen bir insandı. Buna rağmen toplumun içine çıkarken saçına, sakalına ve kıyafetine dikkat ediyordu.
Hz. Âişe annemize verdiği cevapta da kişinin kardeşlerinin yanına çıkarken kendisini hazırlaması gerektiğini ifade ediyor. Çünkü Allah güzeldir, güzelliği sever.
Burada Peygamber Efendimiz'in anlatmak istediği şu: Bir insanın dünyaya meyletmemesi nasıl İslam'ın önemli bir anlayışıysa, insanların yanına giderken onların haklarını ve kendilerine gösterilmesi gereken hürmeti gözetmesi de İslam'ın bir gereğidir.
İnsanın dünya için yaşamaması, kalbini dünyaya bağlamaması ve gönlünün ahiret için çarpması önemlidir. Fakat kulluk, bütün hakları bir arada gözetebilmektir.
Ne ahiret için dünyayı terk etmek ne de dünya için ahireti terk etmek gerekir.
Hatırlarsanız, Kârûn kıssasıyla ilgili olarak Kasas suresinin tefsirinde de bu meseleye değinmiştik. Allah Azze ve Celle, insana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu aramasını, fakat dünyadan da nasibini unutmamasını bildiriyor.
Yani Allah sana bir nimet vermişse, sen de bu dünyada ihtiyaçlarını karşılayabilir, helal rızkının peşinden gidebilirsin. Ancak bunu yaparken ahireti unutmamalısın. Allah'ın sana verdiği nimetlerle başkalarına da iyilikte bulunmalısın.
Dua ederken ne diyoruz?
“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru.” (Bakara, 2/201)
Dikkat edin, duamızda hem dünyayı hem ahireti istiyoruz. Dünya için ahireti, ahiret için de dünyayı terk etmiyoruz. İkisini bir arada gözetiyoruz.
İşte İslam'ın züht anlayışı ve kulluk anlayışı budur.
Birini elde etmek için diğerini tamamen terk etmek ise bazı mistik, gnostik veya farklı irfanî anlayışlarda karşımıza çıkan bir yaklaşımdır. Bizim anlayışımızda ise dünya ve ahiret birbirine düşman iki alan değildir.
Dünyanın da Allah'a kulluk etmek için bir alan olduğunu, ahiret için yaşamanın da kulluk olduğunu biliriz. Her iki alanda da Allah'ın ölçülerini gözetir, O'nun razı olacağı şekilde yaşamaya çalışırız.
Dengeyi koruyabilirsek kulluğumuz da dengeli olur. Bu denge bozulduğunda ise kulluk anlayışımızda da problemler ortaya çıkar.
A'râf Suresi'nin 31 ve 32. Ayetleri: Allah'ın Helal Kıldığı Güzellikler
Kitabımızda bu konuyla ilgili birkaç örnek daha var. Ancak özellikle üzerinde durmamız gereken bir ayet bulunuyor: A'râf suresinin 31 ve 32. ayetleri.
Bu ayetler, dünyadaki nimetleri ve güzellikleri bütünüyle reddeden anlayışa karşı önemli bir ölçü ortaya koyuyor.
Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
“De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kılmış?” (A'râf, 7/32)
Burada Allah Azze ve Celle bize bir soru yöneltiyor. Fakat bu, bir bilgi edinmek amacıyla sorulan sıradan bir soru değil. Arapçada buna istifham-ı inkârî denir.
Yani soru soruluyor gibi görünür, fakat asıl amaç bir cevap almak değildir. Soruyla bir düşünce veya davranış reddedilir.
Mesela birine elindeki kalemi gösterip “Bu kalem değil mi?” diye sorduğunuzda, bazen gerçekten cevap beklemezsiniz. Aslında karşı tarafın apaçık olan bir şeyi neden anlamadığını sorguluyorsunuzdur.
A'râf suresindeki soru da bu anlamdadır.
Allah Azze ve Celle sanki şöyle buyuruyor: Benim kullarım için yarattığım güzellikleri, süsleri ve temiz rızıkları hangi hakla onlara haram kılıyorsunuz? Hangi yetkiyle benim helal kıldığım nimetleri yasaklıyorsunuz?
Dolayısıyla bir insanın züht anlayışı veya ahiret düşüncesi, onu Allah'ın helal kıldığı nimetleri kendisine haram görmeye, bu nimetlerden faydalanmayı kötü saymaya sevk ediyorsa burada bir problem var demektir.
Çünkü Allah'ın kulları için yarattığı nimetleri hiç kimse kendi düşüncesine dayanarak haram kılamaz.
Ayetin devamında Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
“De ki: Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir; kıyamet gününde ise yalnızca onlarındır.” (A'râf, 7/32)
Yani Allah bu nimetleri iman eden kulları için yaratmıştır. Dünyada bu nimetlerden başkaları da faydalanabilir. Mümin de faydalanır, inkâr eden de faydalanabilir, günah işleyen insan da faydalanabilir. Fakat ahirette bu nimetlerin ebedî ve eksiksiz karşılığı yalnızca iman edenlere ait olacaktır.
Bu, üzerinde özellikle durmamız gereken bir meseledir.
İslam'ı doğru anlamak için dünya ile ahireti birbirinden kopuk, birbirine düşman iki yer gibi görmememiz gerekir.
Dünya, ahiretin tarlasıdır. İnsan dünyada yaptığı güzel işlerle ahirete hazırlanır. Allah'ın yarattığı bazı nimetlerden helal dairesinde faydalanmak da Allah'ın razı olacağı bir davranış olabilir.
Mesela haram olan içkiden uzak durduğumda bu benim için bir ecirdir. Allah'ın yarattığı güzel bir üzümü yiyip O'nun nimetinden faydalandığımda da bu benim için bir ecir vesilesi olabilir. Birinde Allah'ın yasakladığı şeyden uzak duruyorum, diğerinde ise Allah'ın bana sunduğu helal nimetten faydalanıyorum.
İslam'ın bakış açısı budur.
Bu bakış açısını kaybettiğiniz zaman dünyayı ahiretin düşmanı gibi görmeye başlarsınız. Ahirete ulaşabilmek için dünyada bulunan her şeyi kendinize yasaklamanız gerektiğini düşünürsünüz.
Mesela bazı mistik anlayışlarda evliliğe olumsuz bakılır. Neden? Çünkü evlilik bir zevktir; kadın ve erkek birbirinden hoşlanır, birbirine ilgi duyar. Bu anlayışa göre insanın bu tür nimetlerle meşgul olması Allah'tan uzaklaşmasına sebep olabilir.
Peki, İslam'da evlilik böyle mi değerlendirilir?
Hayır. İslam'da evlilik, meşru sınırlar içerisinde yaşandığında bir ibadettir. Allah'ın teşvik ettiği, insanın hayatında önemli bir yeri olan salih bir ameldir. Evlilikte de Allah'ın nimetleri vardır. Allah insanın bu nimetleri tanımasını, tatmasını ve şükretmesini ister.
Çalışmaya karşı olumsuz yaklaşan bazı anlayışlarda da benzer bir düşünce vardır. “Çalışırsan para kazanırsın, hesabını yaparsın, malın mülkün olur ve bunlar seni Allah'tan uzaklaştırır.” denilir.
Oysa İslam bize çalışmayı, üretmeyi, kazanmayı ve infak etmeyi de öğretir.
Peygamber Efendimiz, güçlü müminin zayıf müminden daha hayırlı ve Allah'a daha sevimli olduğunu bildirir. Yine veren elin alan elden daha üstün olduğunu ifade eder.
Demek ki kazanılan parayla da Allah'a kulluk edilebilir. İnsan malını hayırda kullanabilir, ihtiyaç sahiplerine yardım edebilir, infakta bulunabilir.
Allah Azze ve Celle, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını bildiriyor. Bu da bize malın ve imkânların Allah yolunda kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Yeryüzünü imar etmek, Allah'ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmek, iyiliği çoğaltmak ve insanlara faydalı olmak da maddi imkânlarla gerçekleştirilebilen işlerdir.
Bunlar Allah'ın razı olacağı amellere dönüşebilir.
Benzer şekilde bazı mistik anlayışlarda ilim öğrenmeye de mesafeli yaklaşılabilir. Müridin Allah'tan başka hiçbir şeyle meşgul olmaması gerektiği düşünülerek ilim meclislerinden uzak durması istenebilir. Bilginin insanı Allah'tan alıkoyabileceği ileri sürülebilir.
Oysa İslam insanı öğrenmeye, düşünmeye, araştırmaya, tartışmaya, konuşmaya ve yazmaya teşvik eder. Bilgi üzerinde yoğunlaşmasını ister.
Bütün bunların temelinde denge vardır. Çünkü Allah'ın dini, ölçü ve denge dinidir.
İnsan kendi aklıyla, nefsinin zaaflarını hesaba katmadan arınmanın yollarını belirlemeye çalıştığında yanlış sonuçlara ulaşabilir. Allah'a yaklaşmak istediği hâlde Allah'ın razı olmadığı davranışlara yönelebilir.
Bunun yollarından biri de Allah'ın helal kıldığı nimetleri kendisine haram saymaktır.
İşte A'râf suresinde okuduğumuz ayetler bu açıdan son derece önemlidir.
Davetçi Kadın ve Erkeğin Dış Görünüşüne Neden Dikkat Etmesi Gerekir?
Şimdi kitabımızın 112. sayfasında bakımla ilgili bir bölüm var. 113. sayfadaki “Açık saçıklığa ve aşırı süslenmeye meyletmez” başlığına geçmeden önce yazar, son paragrafta Allah'a davet eden kadın ve erkeklerden söz ediyor.
Yazarın burada anlatmak istediği şu: Aslında bütün insanların bakımlı olması, kılık kıyafetine dikkat etmesi gerekir. Fakat yazar, bu genel kuralın içerisinden özellikle davetçileri çıkarıp zikrediyor.
Bu, anlatımda kullanılan bir üsluptur. Genel bir hükmün içerisinden özel bir grubu ayırarak vurgulamak, o grubun söz konusu meselede daha fazla dikkat göstermesi gerektiğini anlatır.
Mesela Fâtiha suresinde ne diyoruz?
“Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.”
Aslında ibadet kavramının içerisinde Allah'tan yardım istemek de vardır. Önce genel bir ifadeyle yalnızca Allah'a kulluk ettiğimizi söylüyoruz, ardından bu kulluğun önemli bir parçası olan yardım istemeyi ayrıca zikrediyoruz.
Bununla, Allah'tan yardım istemenin kulluk hayatımızdaki önemine dikkat çekilmiş oluyor.
Kitabımızın yazarı da bütün müminleri kılık kıyafetine ve bakımına dikkat etmeye davet ettikten sonra özellikle davetçileri zikrediyor. Çünkü onların bu konuda daha fazla özen göstermesi gerekiyor.
Yazarın ifadesiyle, mümin bir erkek veya kadın davetçinin kıyafeti düzgün ve temiz, saçları taranmış ve dış görünüşü derli toplu olmalıdır. Böylece yaptığı davet insanların kalplerinin derinliklerine, gönüllerinin en iç noktalarına ulaşabilsin.
Hatta davet yolunda çalışan insanların, yalnızca toplum içinde değil, kendi başlarına olduklarında da temizliklerine dikkat etmeleri gerekir. Resûl-i Ekrem'in haber verdiği fıtratın bozulmamış çağrısına uyarak bedenlerinin, elbiselerinin, tırnaklarının ve saçlarının temizliğine önem vermelidirler.
Burada yazar, davetçinin bakımlı ve temiz olmasını iki temel sebebe bağlıyor.
Birincisi fıtrat, ikincisi ise davetin insanlara ulaşmasıdır.
Temizlik Fıtratın Bir Gereğidir
Biraz önce dersin başında da fıtrattan söz etmiştik.
Allah Resulü, fıtratla ilgili hadislerinde dış temizliğe de yer veriyor. Hadis-i şerifte beş şeyin fıtrattan olduğu bildiriliyor: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, koltuk altı kıllarını temizlemek, tırnakları kesmek ve bıyıkları kısaltmak.
Demek ki insanın kişisel bakımına dikkat etmesi, fıtratla ilgili bir meseledir.
Tevhid daveti aynı zamanda insanları fıtrata çağırmaktır. İnsanları fıtrata davet eden bir kişinin de kendi hayatında fıtrata uygun davranışlar göstermesi beklenir.
Yani temiz, bakımlı ve derli toplu olmak, davetçinin kendi hayatında da dikkat etmesi gereken özellikler arasındadır.
Dış Görünüş, İnsanlarla İletişimi Etkiler
İkinci mesele ise davetin insanlara ulaşmasıdır.
Yazar, davetçinin bakımlı olmasının insanların kalplerine ulaşması bakımından önemli olduğunu söylüyor. Peki, bunun sebebi nedir?
İnsanlarla iletişim kurduğumuzda yalnızca sözlerimiz etkili olmaz. Dış görünüşümüz, beden dilimiz, davranışlarımız, bulunduğumuz ortam ve insanlarla kurduğumuz göz teması da karşı taraf üzerinde bir kanaat oluşturur.
Burada iletişimle ilgili yaygın olarak anlatılan bir oran var: Sözlü iletişimin yüzde 7, beden dili ve ses gibi sözlü olmayan unsurların ise geri kalan yüzde 93 oranında etkili olduğu söylenir. Bu oran her iletişim türü için geçerli, kesin ve evrensel bir kural olarak anlaşılmamalıdır. Ancak anlatılmak istenen temel nokta doğrudur: İnsanlar yalnızca ne söylediğimizden değil, bunu nasıl söylediğimizden ve nasıl göründüğümüzden de etkilenir.
Şimdi bir örnek düşünelim.
Bir ortama gittiniz ve karşınızda bir insan var. Size cesaretten, atılganlıktan ve girişkenlikten bahsediyor. Konuşması da gayet güzel. Fakat kendisi konuşurken göz teması kuramıyor, sizinle rahat bir şekilde iletişim kuramıyor, beden diliyle anlattıklarını destekleyemiyor.
Bu durumda onun söylediklerinden etkilenebilirsiniz ama kendisinin ortaya koyduğu tavır, anlattığı konuyla ilgili kanaatinizi de etkiler.
Yani kişi cesareti çok güzel anlatıyor olabilir; fakat siz onun davranışlarında bunun karşılığını göremediğinizde anlattığı şeyin etkisi azalabilir.
Aynı durum temizlik konusunda da geçerlidir.
Bir insan size temizliğin öneminden bahsediyor. Temiz olmayı, bakımlı olmayı çok güzel anlatıyor. Fakat siz onun tırnaklarının altının simsiyah olduğunu, saçının başının dağınık olduğunu, kıyafetinde yemek lekeleri bulunduğunu, çorabının söküldüğünü görüyorsunuz.
Bu durumda anlattığı sözlerin etkisi azalabilir. Çünkü karşınızdaki insan, söylediklerini kendi hayatında uygulamıyor gibi görünür.
İşte bu sebeple dış görünüş ve kişisel bakım, özellikle insanlarla iletişim kuran kişiler açısından önemlidir.
Bizde bu konuda şöyle bir söz de söylenir:
“İnsanlar sizi elbisenizle karşılar, fikirlerinizle uğurlar.”
İlk karşılaşmada insanlar sizi tanımazlar. Önce dış görünüşünüze bakar, ardından konuşmanızı ve davranışlarınızı değerlendirirler. Daha sonra sizin hakkınızda bir kanaat oluştururlar.
Bu, insanların yalnızca dış görünüşe göre değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Elbette bir insanın kıyafeti, söylediği sözün doğruluğunu belirlemez. Fakat dış görünüşün ilk izlenim üzerinde etkili olduğu da bir gerçektir.
Giyim Tarzı, Anlatılan Mesajın Etkisini Değiştirebilir
Şimdi bir örnek daha verelim.
Bu dersi anlatan bir hoca düşünün. Üzerinde kısa kollu, yakası sarkmış, üzerinde büyük bir yazı bulunan bir tişört var. Böyle bir tişört giymek haram mı? Hayır. Eğer avret yerleri örtülüyse, üzerinde küfür, haram veya sakıncalı bir sembol bulunmuyorsa, sırf bu kıyafeti giydiği için kişinin haram işlediğini söyleyemeyiz.
Fakat hiç tanımadığınız bir ortamda, aynı dersi toplumun genelinde daha ölçülü ve mazbut kabul edilen bir kıyafetle anlatan bir insanla, söz konusu tişörtü giyen kişinin oluşturacağı ilk izlenim aynı olur mu?
Her zaman aynı olmayabilir.
Benzer bir örneği kadınlar üzerinden de düşünebiliriz.
Kadın kardeşlerimizin katıldığı bir derse gittiğinizi düşünün. Bir kadın siyah giyinmiş olabilir ama üzerinde gençlerin taktığı farklı takılar bulunabilir, başörtüsünü farklı bir biçimde bağlamış olabilir.
Bunlar tek başına haram mıdır? Hayır. Kadınların kendi aralarındaki bir ortamda bu şekilde giyinmesi, tek başına haram olduğu anlamına gelmez. Kimsenin sırf kendi beğenisine uymuyor diye bir başkasının kıyafetini haram ilan etme hakkı yoktur.
Ancak toplumda daha ölçülü ve mazbut olarak kabul edilen bir giyim tarzıyla, daha farklı bir giyim tarzının insanlar üzerinde oluşturduğu izlenim aynı olmayabilir.
Burada anlatmak istediğimiz şey, bir kıyafetin otomatik olarak haram veya helal ilan edilmesi değil; dış görünüşün iletişim üzerindeki etkisini anlamaktır.
Dolayısıyla bu meseleyi doğru kullanmak gerekir. İslam'ın bize öğrettiği ölçüye uygun davranmalı, yaşadığımız toplumun örfünü de dikkate almalıyız.
Ne insanların dikkatini gereksiz yere üzerimize çekecek kadar aşırıya gitmeli ne de bakımsız ve dağınık bir görünüm içerisinde olmalıyız. Ölçülü, temiz ve dengeli bir tavır ortaya koymalıyız.
Bu, özellikle davet yapan kardeşlerimiz açısından önemlidir.
Davası İçin Bazı Alışkanlıklarından Vazgeçebilmek
Burada hem erkek hem de kadın kardeşlerimiz için geçerli olan önemli bir meseleye değinmek istiyorum.
Bir insan, basit alışkanlıklarından veya kişisel tercihlerinden davası için vazgeçemiyorsa, o insanın gerçek anlamda bir dava adamı veya dava kadını olması zorlaşır.
Mesela benim süse karşı bir eğilimim olabilir. Fakat bu eğilim, içinde yaşadığım toplumun örfüyle veya temsil ettiğim konumla uyuşmuyorsa, bunun üzerinde düşünmem gerekir.
Çünkü insanların benim yaptığım işle bağdaştıramayacağı bir görüntü ortaya çıkabilir.
Bir davranışın mübah olması, onu her şartta yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. İnsan bazen davası için mübah olan bazı şeylerden de vazgeçebilir.
İşte bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben kendi kişisel tercihlerimi mi öne çıkarıyorum, yoksa temsil ettiğim davanın insanlara ulaşmasını mı önemsiyorum?
Geçenlerde buna benzer bir mesele gündeme geldi. Birisi burna takılan bir takıdan, yani piercingden söz ederek bunu takmak istediğini ve aynı zamanda davetçi olduğunu söylüyor. Ardından da bunun haram olup olmadığını soruyor.
Şimdi, sırf piercing takmak meselesinden hareketle doğrudan haram hükmü vermek doğru değildir. Bunun hükmü, uygulamanın ayrıntılarına ve ilgili dinî ölçülere göre değerlendirilmelidir.
Fakat burada başka bir soru daha var: İçinde yaşadığın toplumda, bu takıyı takan bir kadının veya erkeğin yaptığı davet nasıl karşılanacak?
Özellikle erkekler açısından bu tür takıların toplumsal karşılığı farklı olabilir; kadınlar açısından da yaşanılan coğrafyaya ve topluma göre değişen değerlendirmeler bulunabilir.
Senin anlattığın tevhid, ahlak ve dinî meseleler yerine insanların seni taktığın takıyla anması, yaptığın davetin önüne geçmesi mümkün olabilir.
İnsanlar seni “Ne kadar güzel tevhidi anlatıyor, ne kadar faydalı şeyler söylüyor.” diye anmak yerine başka bir özelliğinle hatırlayabilirler.
Peki, bu mudur istediğimiz?
Bazen bir şey dinen mübah olabilir ama bulunduğumuz şartlar, üstlendiğimiz görev ve temsil ettiğimiz konum sebebiyle ondan uzak durmamız daha uygun olabilir.
Eğer durum böyleyse, davamıza hizmet edebilmek için bazı tercihlerimizden vazgeçmeye gayret etmeliyiz.
Çünkü insan bir dava için kendi hayatındaki bazı tercihlerinden ve haklarından feragat ettikçe o davayla daha fazla özdeşleşir. O davanın sorumluluğunu yüreğinde daha fazla hisseder.
Şimdi genç kardeşlerimizi düşünelim. Erkek kardeşlerimiz bazen ellerine ip bağlayabiliyorlar. Bu haram mı? Sırf ele ip bağlamak üzerinden böyle bir hüküm veremeyiz.
Fakat güzel kardeşim, sen bununla nasıl bir davet yapacaksın? Sen Paris'te veya Londra'da yaşamıyorsun. Oralarda bu tür bir görüntü toplum tarafından daha sıradan karşılanabilir. Fakat senin yaşadığın toplumda aynı görüntü farklı bir şekilde değerlendirilebilir.
Yani bir davranışın toplumsal karşılığı, yaşadığın yere göre değişebilir. Bir toplumda normal karşılanan bir süs veya aksesuar, başka bir toplumda dikkat çekici ya da hoş karşılanmayan bir görüntü oluşturabilir.
Burada önemli olan, her toplumun beğenisini mutlak ölçü hâline getirmek değildir. Asıl mesele, temsil ettiğimiz davanın önüne gereksiz engeller çıkarmamak ve insanlarla iletişimimizi mümkün olduğunca sağlıklı tutmaktır.
Bir Hatıra: Haklı Sözü Söyleyen Kişinin Görünüşü
Daha önce de bu konuyla ilgili bir hatıramı anlatmış olabilirim.
Bir yere gitmiştik. Orada Türkiye'de tanınmış birkaç hoca da bulunuyordu. Bir kitap satın alırken kitapla ilgili bir soru sorduk. Normalde kitabı alıp çıkacaktık; fakat soru üzerine bir sohbet başladı.
Bize kim olduğumuzu sordular. Biz de kendimizi tanıttık. Ardından inançla ilgili bazı sorular sordular. Konu konuyu açtı, sohbet ilerledi ve güncel meselelere geldik.
Biz bazı konuları anlatıyoruz, onlar da bizi dinliyorlar. Orada birkaç hoca daha vardı. İçlerinden biri önce şöyle dedi:
“Ben artık yaşlandım. Siz gençsiniz, bütün delilleri hatırlıyorsunuz. Ben bazı delilleri artık hatırlayamıyorum.”
Biz de şakayla karışık şöyle dedik:
“Hocam, bunlar dinin temel meseleleri. Şu anda öyle ayrıntılı bir fıkıh meselesi konuşmuyoruz.”
Güzel bir ortamda sohbet ediyorduk. Ardından o hoca, yanımda bulunan arkadaşıma dönerek şöyle dedi:
“Sen şimdi bana hâkimiyet diyorsun, şunu diyorsun, bunu diyorsun; ayağında da Amerika'nın kot pantolonu var.”
O anda ortamın havasının değiştiğini hissettim.
Aslında burada söylenen şey, bizim konuştuğumuz meselenin doğruluğuyla doğrudan ilgili değildi. Bir insanın giydiği pantolondan hareketle söylediği hakikati geçersiz saymak doğru bir yaklaşım değildir.
Karşımdaki insanın kim olduğuna, ne giydiğine veya hangi eşyayı kullandığına bakmaksızın, eğer bana hakkı söylüyorsa söylediği sözün doğruluğunu değerlendirmem gerekir.
Hatta karşımdaki kişi benim hoşlanmadığım bir insan bile olsa, hakikati söylüyorsa bunu sırf o kişi söylediği için reddedemem.
Önemli olan, bana ne anlattığı ve söylediği şeyin doğru olup olmadığıdır.
O kardeşimiz de gerçekten güzel şeyler söylüyordu. Fakat sırf giydiği pantolon üzerinden böyle bir değerlendirme yapılınca sohbetin havası değişti. Bizi dikkatle dinleyen bazı hocalar da vardı. Hatta o zamanlar Messenger üzerinden iletişim kurduğumuz dönemde, bir iki hoca bizden e-posta adresimizi istemişti.
Fakat bazen insanlar, normal şartlarda mübah kabul edilebilecek bir davranış üzerinden konuşmanın asıl konusunu bir kenara bırakabiliyorlar. Böylece anlatılan hakikat değerlendirilmeden, mesele başka bir noktaya çekilmiş oluyor.
Bu, doğru bir yaklaşım değildir. Bir insanın kıyafeti, söylediği sözün doğruluğunu belirlemez.
Ancak buradan çıkaracağımız başka bir ders de var: Bazen bir davranış mübah olsa bile temsil ettiğimiz konumla, üstlendiğimiz vazifeyle ve insanlara ulaştırmak istediğimiz mesajla uyumlu olmayabilir.
Bu durumda o davranışı hayatımızın bir kenarına bırakmayı bilmeliyiz. Bunu da Allah için yapmalıyız.
Peygamber Efendimiz'in Kâbe'yi Yeniden İnşa Etmeyi Ertelemesi
Peki, böyle davranmanın bir delili var mı? İnsanların yanlış anlayabileceği bir davranıştan vazgeçmeye veya onu ertelemeye dair elimizde bir örnek bulunuyor mu?
Evet, var. Hem de hepimizin bildiği, sahih hadislerde aktarılan önemli bir örnek.
Peygamber Efendimiz Mekke'yi fethettiğinde Kâbe'nin yapısı, Hz. İbrahim'in temelleri üzerine inşa edilmiş ilk yapıdan farklıydı. Kâbe, Kureyş tarafından yeniden inşa edilirken bazı bölümleri dışarıda bırakılmış, bina daha dar tutulmuştu. Bunun sebeplerinden biri, inşaat için yeterli maddi imkânlarının bulunmamasıydı.
Peygamber Efendimiz, Hz. Âişe annemize şöyle buyurmuştu: Eğer kavminin İslam'a yeni girmiş olması söz konusu olmasaydı Kâbe'yi yıkar, Hz. İbrahim'in temelleri üzerine yeniden inşa eder ve ona iki kapı yapardım.
Peki, Peygamber Efendimiz bunu neden yapmadı?
Düşünün, Mekke fethedilmişti. Peygamber Efendimiz orada Müslümanların lideriydi ve Kâbe'nin yeniden inşa edilmesi dinen meşru bir işti. Üstelik bu düşünce, Kâbe'nin Hz. İbrahim'in temelleri üzerine kurulmasıyla da ilgiliydi. Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in Beyt'in temellerini yükseltmesinden söz edilir.
Buna rağmen Peygamber Efendimiz, Mekke halkının İslam'a yeni girmiş olmasını dikkate aldı. Böyle bir değişikliğin onların zihninde yanlış anlaşılabileceğini, onları rahatsız edebileceğini veya İslam'dan uzaklaşmalarına sebep olabileceğini düşündü.
Bu sebeple yapabileceği bir işi erteledi.
Burada dikkat etmemiz gereken nokta şu: Peygamber Efendimiz, meşru bir uygulamayı insanların durumunu ve muhtemel tepkilerini gözeterek erteledi.
Şimdi düşünün, burada söz konusu olan sıradan bir kişisel tercih değil. Kâbe'nin yeniden inşası gibi önemli bir meseleydi. Buna rağmen Peygamber Efendimiz, insanların dinle ilişkisini ve meselenin nasıl anlaşılacağını dikkate aldı.
Eğer bir sünnetin uygulanması, insanların yanlış anlamasına veya İslam'dan soğumasına yol açabilecekse bazı şartlarda o uygulamayı ertelemek mümkün olabiliyorsa, mübah olan kişisel tercihlerden vazgeçmek daha da anlaşılır hâle gelir.
Elbette burada her sünnetin kolayca terk edilebileceği veya her insanın kendi görüşüne göre dinî hükümleri değiştirebileceği söylenmiyor. Anlatılan, Peygamber Efendimiz'in bu olayda gösterdiği hikmetli yaklaşım ve insanların durumunu dikkate almasıdır.
Dolayısıyla biz de hayatımızda bazı tercihlerimizi değerlendirirken yalnızca “Bu haram mı, helal mi?” sorusuyla yetinmemeliyiz. Bunun yanında, “Bu davranış üstlendiğim sorumlulukla uyumlu mu? İnsanlara ulaştırmak istediğim mesajın önüne gereksiz bir engel çıkarıyor mu?” diye de düşünmeliyiz.
Bazen bir davranış mübah olabilir; fakat içinde bulunduğumuz şartlar, temsil ettiğimiz konum ve üstlendiğimiz sorumluluk, ondan uzak durmamızı gerektirebilir.
Böyle bir durumda o tercihten Allah rızası için vazgeçmeye gayret ederiz. Çünkü amacımız yalnızca kendi isteklerimizi gerçekleştirmek değil, Allah'ın dinine en güzel şekilde hizmet edebilmektir.
Müslüman Kadının Şahsiyeti Kitabından Derlenmiştir.
Yorumlar 0
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.